İkinci Milat 12 Agustos

Hayatımın dönüm noktalarından birisi olmuştu benim için 31 Eylül 2015. Kabaca 2 yıl önce. Hayat boyunca her şekilde mücadele ettiğim obezite hastalığında son noktaya gelmiş, 246 kiloya ulaşmış; artık bastonsuz 3-4 adım atabilme kapasitesine kadar gerilemiştim.

Doktorlar 2-3 sene ancak yaşar diyorlardı aileme benim için.
Daha da ötesi, bu kiloda kilo verebilmek için cerrahi müdahelenin şart olduğunu söylüyor, ancak beni ameliyat etmeye de cesaret edemiyorlardı; çünkü büyük riskti o kiloda ameliyatım.

Ameliyat edebilmek için 2 kere mideme balon koydular, onden kilo versin diye, fayda etmedi. Vücudum balonu kabul etmedi. Öğürtüler, serumlar derken balon çıkarıldı.

Arkasından, artık tam ben çarem yok herhalde diyecek aşamaya gelmek üzereyken, ameliyatımı yapan Mitchel Rosslyn amerikadan geldi ve buradaki muhteşem doktorlarımla bana duodenal switch ameliyatı yaptı. 31 eylül 2015. Gerçekten benim için bir dönüm noktası oldu.

Aradan 2 yıl geçti. Bu sürede 143 kilo verdim. İçimden kabaca 2 insan çıktı – eh hatta zayıfından 3 de olabilir 😉

Elbette bu miktarda kilo kaybı ile vücudumda çok büyük oranlarda deri sarkmaları meydana geldi. Bir balonu bile şişir söndür şişir söndür bir kaç kere, nasıl kırış kırış olur; hayal edin senelerle alınıp verilen çok büyük miktarda kilolardan sonra deri ne hale geliyor.

Bu süreçte bir çok “Rekonstrüktif Cerrah” ile görüştüm. Post bariatrik cerrahi denilen bu ameliyatlar estetik ameliyat değil. Gerçek anlamda, tamamen sarkmış ve deforme olmuş olan vücudun tekrar şekillendirilmesi ameliyatları ve çok titizlik gerektiren işler. Benimki kadar büyük kilo kayıplarında 4 ayrı operasyon gerekiyor. İlk olarak vücudun çatısı denilen 360 derece vücut kaldırma ameliyatı ile başlanıyor.

Burada gövdenin ön alt kısmı ve popo kaldırılıp şekillendiriliyor, bel ve gövdeye şekil veriliyor. Bu boyutta kilo kaybında bunların hep içi boşalmış deri keseleri halinde olduğunu hayal ederseniz anlayabilirsiniz demek istediğimi.

En uzun süren ameliyat bu sanırım. Bende 8.5 saat sürmüş ve 3 hafta sonrasında da kalan bir iki ufak rötuş için 3.5 saatlik bir küçük operasyon daha geçirdim.

Sonraki aşamalarda kollar göğüsler ve üst gövde bir ameliyatla toparlanıyor, bacaklar tek başına bir ameliyat ve en son olarak da yüz toparlanıyor.

Bu süreçte güveneceğiniz, inanacağınız doktoru bulmak herşeyden önemli. Ben yaklaşık 6 ay kadar çeşitli doktorlarla görüştüm ve sonunda dünya şekeri süper adam Prof. Dr. Murat Topalan hoca ile bu yola koyulmaya karar verdim.

12 Ağustos benim için 2.milat oldu ve bu tarihte 360 derece vücut şekillendirme ameliyatımı geçirdim. Bunun ardından kan değerlerim toparlandıkça sırayla diğer operasyonlarımı geçireceğim.

Süreç kolay mı? Hiç değil. Bu operasyonlar gerçekten zorlu süreçler. Sonrasında enfeksiyonlara, sorunlara çok açık süreçler. Dolayısıyla çok net, iletişiminizin çok iyi olduğu ve çok güvendiğiniz bir doktorla bu yola çıkmak bana göre işin en önemli kısmı.

Hayatın farkında olmak, yaşadığını bilmek.

Hayatın farkında olmak, yaşadığını bilmek.

Yaşıyoruz… Yaşadığımızın farkına varmalıyız arkadaşlar.Kilo problemimiz olabilir, maddi sorunlar olabilir, sağlık sorunları olabilir, iş sorunları olabilir.

Ama yaşıyoruz.

Her yeni gün yeni bir başlangıç imkanı demek.Her yeni gün, hayatımızda yeni bir sayfa demek..

Bunları gerçekten değerlendirmek lazım.

Sabah işe gidiyor olsanız da bir saat erken kalkın ve önce bir temiz hava alın… Bir parka gidin, deniz kenarına inin, yürüyüş yapın, motora binip karşıya geçin, hiç farketmez… Bir deriiiin nefes alın, bir ohh deyin… Yaşadığınızın farkına varın. Sevdiğiniz tür müzik dinleyin.. İş yaparken, otururken, hafif bir müzik ruhunuzu beslesin.. Zaten yeterince stres var hayatımızda, küçük güzelliklerden keyif almayı bilmek lazım arkadaşlar…

http://pinarakgun.com/wp-content/uploads/2016/02/18-ocak.jpg

http://pinarakgun.com/wp-content/uploads/2016/02/18-ocak-1024×925.jpg

Kendimi bildim bileli hep uğraştım. Rahatlıkla olmadı hayatta hiçbirşey. Çocukluğumdan itibaren kilolarımla savaştım. Bu öyle bir savaş ki, maalesef bu savaşta sadece kilolarla değil, bir de insanların en acımasız, en gaddar yüzleriyle de savaşıyorsun. Kolay değil… İnsanların acımasız yorumlarını, ruhundan akan pisliği, kendi komplekslerinin dışa vurumu bile olsa yutmak, hazmetmek ve bunlara susmak gerçekten kolay değil.

Hadi zaman içinde sen yutmayı ve susmayı öğreniyorsun ama ailen ve yakın çevren için de kolay değil. Onlar senin kadar kolay susamıyor ve yutamıyor gördükleri zaman senin maruz kaldığın muameleyi. Okulda arkadaşların garipser, parmakla gösterir, dalga geçer… İş hayatında istersen ağzınla kuş tut, “Müdür” sıfatına erişmiş ama insan sıfatına erişememiş adamın biri gelir “Şirket imajımıza yakışmıyorsunuz” der işten çıkarır… Zayıflama kampına gidersin, yürüyüş yaparken arkanızdan “domuz sürüsü geliyor kaçın” diye alay ederler… Yada bir dükkana girersin, bizde size uygun bir şey yok diye aşağılayarak bakarlar…. Bu listeyi daha çooooook uzatabilirim. Çoğu zaman yüzünüz güler ama içiniz….. Oyle bir hal alır ki durum sonunda, bütüüün bunları içinize ata ata ataa…. Yemekten çok daha vahim bir şekilde kilo alırsınız, ya da kalp hastası olursunuz, veya sinir hastası olursunuz… Bir yerden mutlaka patlak verir…

Sonra da gelsin kısır döngü… Diyet yapar – kilo alırsınız, diyet yapar – kilo alırsınız ve bu zincir devam eder…. Dışardan ahkam kesmek herkes için çok kolay… “Çeneni tutamıyorsun ki”, “Biz bir yiyorsak sen çeyrek yemelisin”, “Hareket etmeyip oturursan fil gibi olursun”, “ABCD ilacı süper, kullan bak” daha bin çeşit laf işitirsin insanlardan… Dipsiz çukur gibi, üstüne çöker insanlar ve laflar…

Kolay değil…. Bu gün 42 yaşımdayım. Aldığım bütün eğitimlere, desteklere, aileme rağmen hayatımda İLK DEFA bu karanlık tünelin ucunda ışık gördüm…. Geçirdiğim ameliyat bana ikinci bir hayat imkanı sundu… Doktorlarımın, ekibin ve bana destek olanların hakkını ödeyemem… İlk defa “mış gibi yaparak” değil de, gerçekten, kalpten umutluyum… Gelecekten umutluyum… Benim yaşadıklarımı yaşayan bütün TONTONLARA destek olabilme umudunu ve inancını taşıyorum. Ben 2 yıldır uğraştığım, gerçekleşmesi için her kapıyı çaldığım, ve artık yüze yüze kuyruğuna geldiğim TONTONUZ.BİZ işini sadece para için yapmaya çalışmıyorum. Benim yaşadıklarımı diğer kilolu insanlar yaşamasın, insan gibi yaşayabilsinler, diye yapmaya çalışıyorum. VE İNANIYORUM Kİ 2016 BENİM YILIM OLACAK. BEN BUNU BAŞARACAĞIM!!!

ZAYIFLIYORUM BEN..

Bir başkasını yargıladığın zaman, bu o kişiyi tanımlamaz, sen yaptığın yargılama ile kendini tanımlarsın.

http://pinarakgun.com/wp-content/uploads/2016/02/12670318_1123395874361750_9008342790830243851_n.jpg

http://pinarakgun.com/wp-content/uploads/2016/02/12670318_1123395874361750_9008342790830243851_n.jpg

https://www.facebook.com/notes/ben-zayifliyorum/ben-zay%C4%B1fl%C4%B1yorum-ba%C5%9Flang%C4%B1%C3%A7/1637920659824423

Evet, uzun ince bir yoldayım.Birçok kişinin defalarla geçtiği; bir o kadar çok kişinin de haberinin bile olmadığı bir yoldayım ben. Zayıflıyorum ben….

3 yaşında koyulduğum bu zayıflama macerasında 39 yıl olmuş hala pes etmemişim….

Pes etmedim, evet zor – çok zor ama pes etmedim. Etmenin ucundan dondügüm zamanlar oldu gerçi… Kolay bir şey değil zayıflamak, yaşayan bilir…

Hele benim gibi fazla kilonuz 130 kiloysa….. Hiiiiç kolay değil.

Hayatım boyunca, kolaylıkla iddia edebilirim ki yeryüzünde üzerimde denenmemiş hiçbir zayıflama metodu kalmadı. 3 yaşındaydım ilk diyete girdiğimde.

8 yaşında ergen oldum ve o günden beri hayatım zayıflama denemeleri arası hayat olarak geçti..12 yaşına kadar çeşitli diyetisyenler, spor, hipnoz, ilaç gibi denemeler ile devam eden zayıflama maratonum, 12 yaşında 178 boy ve 112 kilo olmamla birlikte, ilk ciddi girişim olan İsviçrenin dünyaca meşhur bir Health Farm ( sağlık çiftliğinde) bulmamla başka bir boyuta geçmiş oldu. Tabii bu arada, boy var pos var; kimse 12 yaşında olduğuma inanmıyor; herkes 18-19 yaşında zannediyor.

Neyse, 12 yaşında annemle beraber isviçredeki bu zayıflama kliniğinde 3 hafta kaldık. Sonuçta boy pos olsa da 12 yaşında bir çocuğum, unutmayın. Düşmüşüm bir gestapo kampına…

Sabah 7 de gestapo gibi bir hemşire uyandırıyor. Önce 1 termos sinameki çayı gibi kotu kokulu bir çayı aç karna içiyorsun. Sonra baldırlarına takılan ağırlıklarla orman yürüyüşü. Yürüyüşten aman oy diye koşturarak tuvalete zor yetişiyorsun; çay etkisini gösterdi malum…

Sonra kahvaltı saati. Hani şu şimdilerde çok moda olan Müsli var ya; işte o müsli bu Gestapo kampının icadı. Tamm da onlara uygun bir şekilde, kahvaltıya oturur oturmaz Scwester Evelyn – namı diğer Gestapo – tepemizde bitiyor ve bu müsli 45 dakikadan erken biterse oglen yemeği yok diyerek ültimatomunu veriyor.

Yahu, çocuksun; yürüyüşten gelmişsin ve açsın; kolay mı bit kadar tabağı 45 dakikada bitirmek? İşkence resmen… Bu arada, kahvaltıda musli varsa şanslı günündesin; pardon yaniii!!!

Normalde bu 45 dakikalık süre için 1 çay bardağı portakal suyu ve 10 badem gibi daha radikal kahvaltı seçenekleri de mevcut.

Neyse, kahvaltıdan sonra günümüz 15 dakika streching ile başlıyor. Ardından işkence yöntemleri serisinde; sizi duvara mıhlayıp üzerinize tonlarca ağırlıkta su sıkarak masaj yapılan itfaiye hortumu ile basınçlı su işkencesi; 2 kişinin sizi hamur gibi hart hurt yoğurup resmen masaya çaldığı masaj, üzerinize sauna diye kapatılan – sırf baş ve ayakları dışarıda bırakan 82 ampullü makinaya bir çok seçenek var.

Bunların arasında öğlen yürüyüşü; ardından çay tabağı kadar öğlen yemeği ve sonrasında da tai-chi seansı ile günün sonuna geliyoruz.

Tabii günün sonunda nasıl pestil olduğumu tarif etmeye gerek yok sanırım. Eh bu işkenceye 15 gün dayanabildim haliyle, ve 15 gunde 8 kilo vermiş olarak döndük evimize.

HAREKET

Sevgili tontonlar,

http://pinarakgun.com/wp-content/uploads/2016/02/Hareket.jpg

İşiniz yoğun da olsa, hareket etmekte zorlansanız da; bir şekilde hareketi hayatınıza sokmaya gayret edin. İlla maraton koşacak, ya da saatlerle kardiyo çalışacaksınız diye bir koşul yok ki… yavaş yavaş, vücudunuzu zorlamadan da hareket edebilirsiniz.

En basiti evin içinde ev işi yaparak, birisinden isteyeceğiniz birşeyi, istemek yerine kendiniz gidip alarak ya da yaparak; bakkal veya marketten telefonla siparis vermek yerine gidip kendiniz alışveriş yaparak bile hayatınıza önemli derecede hareket katabilirsiniz.

Ben çok değil 3 ay öncesinde masadan koltuğa 5 adımda bile zorlanıyordum, kol değneği ile hareket ediyordum. Önce, yavaş yavaş evimin ve ofisimin içinde hareketimi arttırdım.

Yavaş yavaş, 500 adım, 1000, 1500 derken şu anda 4000 adım yürüyüş yapıyorum. En azından haftada 3 gün yürüyüş, 2 yada 3 gün yarım saat yüzmeye gayret ediyorum. Git gide yürüyüşümün rahatladığını, hızlandığını hissediyorum. Dizimde ciddi bir meniskus olmasına rağmen, eskisinden çok daha rahat hareket ediyorum. Daha kilo verdikce, daha da rahtlayacak hareketim bunu da biliyorum.

Bunlar inanın bir anda olmuyor, sabretmek ve ufacık bir gayretle oluyor. Zaten bütün iş en başta kafada bitiyor inanın… Çaresiz değilsiniz, Çare SİZ siniz… Bunu unutmayın.

Sevgiler,

Pınar

PAYLAŞALIM, HAFİFLEYELİM

PAYLAŞALIM, HAFİFLEYELİM

Sevgili Arkadaşlar,

Ben 40’ lı yaşların başında, kilo problemi ile bir ömür uğraşmış, ancak artık bu problemi çözmekte sona çok yaklaştığını hisseden bir kişiyim. Şu anda 70 kilodan fazla fazla kilom var.

Ve başlangıçta zorlu, ancak keyifli ve uzun bir yolculuk olan zayıflama yolculuğuna çıktım. Bu yol kolay değil, ancak bunca senedir denediğim bütün zayıflama metotlarında, diyetlerde ve diğer zayıflama yöntemlerinde 50 kilo verdim, 60 kilo aldım; 20 verdim 30 aldım...Dile bile kolay degil, toplamı 632 kilo ediyor ömür boyu alıp verdiğim kiloların...Ve gördüm ki kilo vermek ve verdiğiniz kiloyu korumak, gerçekten bir dost işi; ekip iŞİ. Ekip derken, en başta; sizin gibi aynı hedefi paylaşan - yani kilo vermeye çalışan kişileri kast ediyorum.

Şu anda, bütün bu tecrübelerimin de birikimi ile, "Duodenal Switch" olarak bilinen bir obezite ameliyatı geçirdim, ve düzenli olarak kilo veriyorum. Ameliyatımı olalı geçen 4 ay içerisinde 69 kilo verdim.

Gönül rahatlığı ile belirtmem gerekir ki; bu ameliyat ve sonrası dahi müthiş bir ekip işi. İş ameliyat olmakla bitmiyor. Ameliyattan sonra, diyetisyeninizle, psikologunuzla, doktorlarınızla, ve hatta bu ekibin duzenlediği hasta destek grupları ile iletişim içinde olmalı ve kendinizi konunun içinde tutmalısınız. Sizinle aynı yoldan geçmiş olan kişilerin tecrübelerin paylaşmak çok büyük bir destek ve moral.

Bloğumla amacım gerçekten kilo vermeye çalışan, veya fazla kilosu olan kişilere ışık tutmak, tecrübelerimi paylaşmak. Ufacık olsun bir yardımım veya faydam olursa ne mutlu bana.

Hatta sizler de katkıda bulunsanız, kendi kilo verme süreçlerinizle ilgili yorumlarınızı fikirlerinizi paylaşsanız, paylaşarak çoğalsak ne kadar güzel olur.

GELİN BİRLİK OLALIM, KİLOLARDAN HEP BİRLİKTE EL ELE KURTULALIM.

Sevgilerle...

DEVAMM

Sevgili Arkadaşlar,

Olduğunuz ameliyatın adı ne olursa olsun, Tüp mide, Gastrik Bypass, Duodenal Switch, hiç farketmez.

Hepsi de sonuç olarak bize daha iyi bir hayat, daha kaliteli bir hayat yaşama imkanı sunuyor.

Üzerimizden ağırlık gittikçe, rahatlıyoruz; hareketlerimiz kolaylaşıyor, işimize ve hayatımıza daha kolaylıkla devam ediyoruz.

Obezite ameliyatı aslında buzdağının ucu. Bunun altında ekip desteği, kontrol, destekler ve düzgün hayat tarzı var.

Aslında, olduğumuz ameliyattan en etkili sonuçları alabilmek için, en azından ameliyat kadar, ameliyat sonrası dönemdeki tutumumuz da çok önemli. Bu sürecin başından itibaren doktorumuz, bariatrik diyetisyenimizle sağlam bir iletişim kurmalı ve önerilerine bire bir uymalıyız.

Kontrollerimize düzenli gitmeli, tahliller ve doktorlarımızın istediği testleri duzenli yapmalıyız. Ne olursa olsun, vücudumuz büyük bir değişimden geçiyor ve bu süreçte halsizlik, bitkinlik ya da daha ciddi sorunlar yaşamamak için en önemli noktalardan biri doktorlarımızın ve diyetisyenimizin verdiği destekleri düzenli kullanmak, aksatmamak.

Olduğunuz ameliyatın cinsine gore suresi değişse de, protein takviyesini size doktorunuzun verdiği sure boyunca duzenli olarak kullanmanız lazım ki vücudunuz kas kaybetmesin, düzenli çalışsın.

Yine doktor ve diyetisyeninizin size verdiği multivitamin, vitamin ve mineralleri aksatmadan almanız, bitkinlik hissinin ve vücut mekanizmasının düzenli çalışmasının olmazsa olmazı.

 

http://pinarakgun.com/wp-content/uploads/2016/02/destek-ve-hareket-sisteminin-sağlığı-e1455519414181.png

http://pinarakgun.com/wp-content/uploads/2016/02/destek-ve-hareket-sisteminin-sağlığı-e1455519414181.png

Ve elbette, kilonuzun elverdiği oranda hareket etmek çok önemli. İlk başlangıçta çok yapamasanız da, giderek artan bi şekilde hareketi hayatınıza sokmaya gayret edin. Ben 236 kilo ile ameliyat oldum. Ameliyata girdiğim sırada kol değneği ile 3 adım zor yürüyordum arkadaşlar. 1. ayımın sonunda yavaş yavaş 1000 adım ile başladım, 1500, 2000, 3000 derken şimdi, 4.ayım itibarı ile 4000-5000 adım yürüyüş yapıyorum. Haftada 2 gün de yüzmeye gitmeye gayret ediyorum. Çok yoğun olduğum, bunları yapamadığım zaman olursa da en azından evime arabayla dönüyorsam, 1-2 durak geride inip yürümeye çalışıyorum.

Aslında arkadaşlar, hiçbir başarı gayretsiz olmuyor. Ameliyatınızı olduktan sonra da kendinize yardım edeceksiniz, kendinizi seveceksiniz ki başarı gelsin ve daim olsun.

Daha sağlıklı ve güzel günlerde görüşmek üzere

Pınar Akgün

İMAJ DEĞİŞİKLİĞİ

İMAJ DEĞİŞİKLİĞİ

Sevgili arkadaşlar…

42 yıllık hayatımda kendimi bildim bileli kilo verme mücadelesi verdim, biliyorsunuz.

Belki de en düşünmeden, en cesur, en önemli kararımı geçen yaz verdim ve Eylül sonunda “Duodenal Switch” ameliyatı oldum.

Olmasaydım, artık çok kısa bir ömrüm kalmıştı net olarak. Vücudum 236 kiloluk ağırlığın altında fazlasıyla eziliyordu. Oturup kalkmak, tuvalete gitmek, 10 adım gitmek bile azap halini almıştı benim için. Düşünebiliyor musunuz? Her sabah “Öff… hala ölmedim, yine bir sabah oldu” modu ile yataktan kalkıyordum. Ameliyattan önce, artık şeker – tansiyon – insülin direnci de kendini göstermeye başlamıştı.

Ameliyat olur olmaz, evet abartmıyorum, hemen ameliyatın akabinde bütün laboratuvar sonuçlarım eskisine oranla çok daha iyi çıktı.

Ameliyatın üzerinden bir ay geçmeden rahat hareket edebilir hale geldim.

Artık rahat merdiven inip çıkabiliyorum.

Kol değneğini attım, rahat hareket ediyorum.

Hareket kabiliyetim arttı, rahatlıkla işimin gerektirdiği hareketi yapabiliyor, toplantılara gidebiliyorum.

Vücudumun dengesi yerine oturdukça, daha berrak ve net düşünmeye başladım.

Nefes almam düzene girdi.

Haftada 2-3 yüzmeye ve yürüyüşe başladım.

Daha yolum uzun. Ama moralim yüksek.

Ancak benim sizinle bugün burada paylaşmak istediğim Asıl konu bunlar değil..

Asıl konum “İMAJ DEĞİŞİKLİĞİ”

4 ayda 69 kilo verdim. Hedefi yarıladım diyebilirim.

69 kilo, neresinden baksanız bir insan eder. Yani üzerimden bir insan attım.

Tabii ki çok seviniyorum, moralim yükseliyor.

İşin bir de psikolojik boyutu var ki arkadaşlar, işte asıl komedi orada…

Ayağımdan terlik gibi şap şap çıkan ayakkabılar,

İçine benimle teyzemin birlikte girdiği eski ceketim,

 

Hareketimdeki rahatlama… ve daha nice ipucu bana diyor ki sen inceliyorsun.

Nasıl anlatsam bilemedim… Aslında yepyeni bir imaja kavuşuyor insan… Bunu bilinçaltının kabullenmesi de kolay değil anlaşılan.

Geçen bir mağazaya girdim. Ne zamandan beri alışveriş ettiğim bir buyuk beden mağazası. Eskiden sırf erkek reyonundaki 8-9X bedenleri bana oluyordu. Yakın zamanda 3X’ e dusunce bayan tarafından da bir iki bir şey bulup almıştım. Bu sefer, mağazanın sahibi olan bey yapıştı bana, “ablam bak sana gore çok güzel renkli kotlar geldi diye.” Bir de getirdi ki, resmen adamcağızı müthiş tersledim, “siz benle dalga mı geçiyorsunuz? Bu bana olmaz ki diye.” Neyse, olurdu olmazdı kakışa kakışa zorla denettirdi bana pantolonu. Uzerime ozel dikilmiş gibi oturmasın mı pantolon!…. Sevineceğime bir utandım bir utandım sormayın.

Artık bende özür özür üzerine 🙂 🙂

Bunun gibi birkaç tecrübem daha oldu..

Öğrendim ki, işin aslı; kilo verme süreciniz devam ettikçe, vücut imajınız radikal bir şekilde değişiyor ve ne kadar isteseniz de bunu tam anlamıyla idrak edemiyorsunuz kolay kolay.

Tabii bu buyuk kilo kaybı ile her tarafınızda sarkmalar oluyor, ufak çaplı saç dökülmesi gibi durumlar olabiliyor. Ama biliyorsunuz ki kilo kaydı buyuk olcude tamamlandıktan sonra, bunların hepsi hallolacak.

Darısı başınıza arkadaşlar. <strong>”Gitsin kilolar, gelsin HAYAT!'</strong>

SU İÇMEK

SU İÇMEK

Eğer günde en az 2 litre su içmek zor geliyorsa; yeterince su içemiyorsanız, unutmayın ki hiç bir şey suyun yerini tutmuyor.

İçtiğiniz suya çeşitli bitkiler, meyveler ekleyerek suyunuzu daha keyifli içilir hale getirebilirsiniz.

http://pinarakgun.com/wp-content/uploads/2016/02/sucilek.jpg

http://pinarakgun.com/wp-content/uploads/2016/02/sucilek-169×300.jpg

Suyunuza taze kekik, roka gibi aroma ve koku veren yeşillikler koyabilir, Çilek, limon, portakal dilimleri, kabuk tarçın, dilim zencefil koyabilir, Salatalık dilimleri, limon koyabilir ve suyunuzu daha kolay içilir hale getirebilirsiniz.

Örneğin ben bugün suyuma ufak bir parça kabuk tarçın ve çilek koydum.

Su tüketiminizi ne şekilde artırabiliyorsanız, o şekilde tüketin. Yeter ki su tüketin. Ne çay, ne kahve ne de diğer içecekler suyun yerini tutmuyor.

Aslına bakarsanız, işin çok kolay bir matematiği var.

Normal koşullarda bir vücut  idrar, dışkı ter ve solunum ile günde 2.5 litreden fazla sıvı kaybediyor. Biz bunun çok az bir kısmını yiyeceklerden alabiliyoruz. Geri kalanını eğer yerine koymazsak, yani yeterli su içmezsek, bu sefer vücutta çeşitli dengesizlikler ve rahatsızlıklar baş gösteriyor.

Bu arada, obezite cerrahisi geçirmiş arkadaşların unutmaması gereken çok önemli nokta, yemeklerle birlikte sıvı tüketmemek. Su veya başka her ne sıvı tüketiyorsanız, yemeklerden en az 30 dakika önce veya 30 dakika sonra tüketmemiz gerektiğini unutmayın.

OBEZ İNSANLAR GÖRÜYORUM

Obez İnsanlar Görüyorum…

Obez fobisi artık coşmuş vaziyette ve obezite problemine fena halde katkıda bulunuyor.

Bütün insanlar eşit yaratılmıştır, sadece eğer obez değillerse! Türk halkının neredeyse, yüzde yirmisinin obez (TONTON) olmasına rağmen.

https://www.facebook.com/tontonuzbiz2

Tonton kişiler, tembel, disiplinsiz, üçkâğıtçı ve düşük zekâlı olarak algılanıyorlar. Toplumun yarıdan çoğu, kişilerin kilosu ile ilgili negatif bir yorum yapmaktan hiç çekinmiyor.

http://pinarakgun.com/wp-content/uploads/2016/02/obezitler_strese_dayanikli_cikti_h20009.jpg

http://pinarakgun.com/wp-content/uploads/2016/02/obezitler_strese_dayanikli_cikti_h20009.jpg

Obezite, tolere edilebilir önyargının sınırına dayanmış durumda. Dil, din, ırk, cinsiyet gibi kıstaslarda ayırımcılık yapmak kanun dışı kabul edilirken, insanların kilolarına göre ayırımcılığa uğramasını engelleyen hiçbir şey yok. Bu da demek oluyor ki, eğer bir işveren Tonton birini işe almak istemezse veya ev sahibi evini tontonlara kiralamak istemezse yapacak hiçbir şeyiniz yok!

Araştırmalar da göstermiş ki, kilo – obezite – ayrımcılığı tontonlara her yönden saldırıyor:

Doktorların neredeyse yarıdan fazlası tontonları çirkin, tuhaf ve tedavilere uymayan kişiler olarak görüyor. Hemşirelerin yarıya yakını tonton hastalardan rahatsızlık duyuyor.

Öğretmenlerin yüzde otuzu obezitenin bir kişinin başına gelebilecek en kötü şey olduğunu düşünüyor.

Mahkemelik olan tontonlar büyük ihtimalle suçlu bulunmaya daha uygun olarak görülüyor. Tontonların yüzde yetmişinden fazlası öyle ya da böyle bir aile üyesi tarafından kilo ile ilgili tacize uğruyor.

Tontonların yüzde ellisinden fazlası iş aradığı veya işinde yükselme beklediği sırada ayrımcılık kurbanı oluyor.

5 yaşındaki çocuklar bile tonton çocuklarla arkadaşlık kurmakta çekingen davranıyor.

Bütün bu durumlar sadece duygusal ve psikolojik olarak tonton bireyleri yaralamakla kalmıyor, depresyon, kendi vücudunu sevmeme, kendine güvenmeme sorunları yarattığı gibi, obezite probleminin kendisine de katkıda bulunuyor.

Kimileri tontonları obezliği ile suçlamanın, onların üstüne gitmenin “Onların iyiliği için olduğunu” söylese de, biliyoruz ki bu doğru değil. Doğru olsaydı, bu durum arttıkça obezitenin azalması gerekirdi. Hâlbuki obezite oranları giderek artıyor ve kilo ayrımcılığı da giderek artıyor.

Kilo ayrımcılığı, insanları kilo vermeye teşvik etmektense, obezite riskini 2.5 kat arttırıyor. Bu da insanları kilo ayrımcılığına daha çok maruz bırakıyor ve sonuç olarak daha çok kilo alma döngüsü oluşuyor.

 

Sağlık sektöründeki kilo ayrımcılığı ve tutum ise tehlike oluşturuyor, çünkü yüksek riski olan kilolu insanları hastaneye gidip gerekli tıbbi tedaviyi görmekten alıkoyuyor. Kilo problemi yaşayan kişiler doktor ziyaretinden sonra kendilerine saygı gösterilmediğini, ciddiye alınmadıklarını ve herşeyin sadece kilolarına atfedildiğinden yakınıyorlar.

Zayıflık = Başarı olarak görünüyor.

Tontonlar neden bu kadar gaddarca yargılanıyor?

İçinde bulunduğumuz toplum inceliği zayıflığı, çok çalışmanın kişisel disiplinin ve iradenin sembolü olarak görüyor. Tontonların ise bu özelliklerden yoksun olduğuna inanılıyor.

Kişilerin obezite karşısında bireysel sorumluluğunu da bir kenara bırakıp, daha büyük olan konuya odaklanmamız ve obeziteyi destekleyen bu ortamı değiştirmeye çalışmamız gerekiyor. İnsanlara egzersiz ve kilo kaybı konusunda nutuk atmak en kolayı. Yapmamız gereken, çok daha etkili ve doğru bir yaklaşım olan, “her boyutta sağlık, kilodan bağımsız eşitlik” gibi bir tavır ve tutumu benimsemek.

Karşımızdaki Tontonu suçlamak işin en kolayı, sorumluluğu da üzerinizden atmanın en kolay yolu. Ancak obezite gibi karmaşık, epidemik halini almış bir durumda, hepimizin bunun önlenmesi ve tedavisi konusunda taşın altına elimizi koymamız gerekir. Ve bu da insanlara kiloları yada yaş ırk vs. gibi bir faktörden dolayı ayrımcılık yapmamakla başlar.

LÜKS

Lüks nedir sizce?

Çogu insanin burun kıvırdığı, oflaya poflaya kullandığı toplu taşıma araçlarına, otobüslere, dolmuşlara minibüslere BİNEBİLMEK, İNEBİLMEK nasıl bir lükstür bilebilir misiniz?

Oflamadan, nefessiz kalmadan yürüyebilmek nasıl bir lükstür?

Bir dükkana girdiğiniz zaman, hık mık demeden, acaba burada bana göre birşey varmıdır, şimdi kadına/adama bak, bu cüsseyle burada bir şey bulacağını mı sanıyor gibi küçümsenerek bakılmadan alışveriş edebilmek ne demektir, hiç yaşadınız mı?

Peki bir restorana, bir cafeye gittiğinizde acaba bu sandalyeye sığışabilir miyim yoksa denemesem mi demeden rahatla oturabilmek nasıl bir lükstür?

Arkanızdan insanlar “oha”, “maaşalllaaahh” demeden gezmek de cok lüks.

Bir hastaneye işiniz düştüğünde size göre Mr cihazımız yok diye küçümseyici bakışlara maruz kalmadan tedavi olabilmek de lüks inanın.

Bir TONTON olarak bugün, bu ülkede yaşamak işte böyle birşey…